Son yazılarında öğrencilerin iş hayatı ve kariyerleri ile ilgili sorularına güzel cevaplar içeren bir site var, Beğenmezsen Okuma demiş arkadaşımız ama beğenerek okuyacağınızı düşünüyorum. Blogda sadece bu konuda değil tasarruf konusunda da ilginç önerileri var, mutlaka izlenmeli, istifade edilmeli.
Nobel ekonomi ödülünü alan iktisatçıların çoğu kamuoyunda pek tanınmazlar. 2008 yılındaki ödülün New York Times gazetesinin tanınmış köşe yazarı, üstelik de politik olarak epey aktif bir iktisatçıya verilmiş olması bu yönüyle şaşırtıcı görünebilir. 2008 Nobel ekonomi ödülünü alan Paul Krugman uzun zamandır Bush yönetimini kıyasıya eleştirmesi ve Demokratlara verdiği destekle de ünlü. Kendisinin son zamanlarda daha da popüler hale gelmesinin bir başka sebebi de, bizi teğet mi geçeceği konusunda artık pek şüphe kalmayan ünlü global finans krizini önceden kestirebilmesi. Peki, acaba Nobel ödülünü almasında kendisinin popülerliği, kriz tahminindeki başarısı ve tüm dünyada yükselen Bush karşıtlığının etkisi bulunuyor mu?
Aşağıdaki metni geçmiş yıllarda bir finansman kitabında görüp çevirmiştim, kaynağı şimdi hatırlamıyorum. Birinci sınıflarda işletme dersinde paranın zaman değeri ile ilgili konu anlatımında yararlı olacağı ve metnin bir parça eğlenceli olduğu düşüncesiyle buraya aktarıyorum:
Paranın Zaman Değeri
Finansman yöneticilerinin karşılaştığı temel sorunlardan biri gelecekteki beklenen nakit girişlerinin bugünkü değerinin hesaplanmasıdır. Mesela Powerball loto çekilişindeki ödül 110 Milyon dolardır. Bu kazanan biletin değerinin 110 milyon olduğunu mu gösterir? Cevap hayırdır çünkü bu loto çekilişinin ödülü 20 yıllık bir dönem içinde yılda 5.5 milyon şeklinde ödenecektir. O halde biletin değeri nedir? Bunun cevabı paranın zaman değerinde yatar.
Çok genel bir anlatımla paranın zaman değeri kavramı bugün elinizde olan 1 doların gelecekte vaadedilen 1 dolardan daha fazla olmasını ifade eder. Pratik bir açıklamayla bunun sebebi beklediğiniz takdirde faiz kazanacak olmanız ve bugünkü dolarınızın değerinin artacak olmasıdır. Bugünkü ve gelecekteki paralar arasındaki ilişki diğer bir çok faktör arasında yatırım taptığınız takdirde kazanacağız meblağla ilgilidir.
Bu yazıyı Frederick Betz’in Strategic Technology Management (McGraw Hill,1994) adlı kitabının ilk bölümünden kısmen çevirmiştim, meraklılarının ilgisini çekebileceği düşüncesiyle buraya aktarıyorum (şu linkte de benzer bir yazı var):
COMMODORE 64′ün Yükseliş ve Çöküşü
Commodore 64 Kişisel Bilgisayarın Gelişimi
Teknolojik değişimin tahmini, planlanması ve uygulaması konuları ilginç bir yeni ürün geliştirme vakası ile örneklendirilebilir. Commodore 64 Kişisel Bilgisayar. Bu vaka aynı zamanda tek bir yeni ürünün sağladığı başarının uzun dönemde ticari başarıyı garanti etmediğinin de gerçekçi bir örneğini teşkil etmektedir. Yine bu vaka yeni gelişen bir ileri teknoloji endüstrisinin ilk aşamalarında izlenen teknoloji stratejisi ile ilgili çok önemli noktalara da ışık tutmaktadır.1981-1982 yıllarında Commodore Şirketi (daha sonra Jack Tramiel yönetiminde) Commodore 64 olarak isimlendirdiği yeni bir kişisel bilgisayar tasarlayıp üretmişti. Şu an için artık piyasadan kalkmış olmakla beraber Commodore 64 yeni gelişen ev bilgisayarı sektöründe yeni ve oldukça rekabetçi bir ürün olarak ortaya çıkmıştı. Gerçekten bu ürün ünlü Texas Instruments firmasını ev bilgisayarı piyasasının dışına itmiş, o dönemin yeni ve yüksekten uçan firması Atari’nin de iflasına katkıda bulunmuştu. (1990′larda Atari isim olarak mevcut olmakla birlikte ironik bir şekilde daha önce iflasına sebep olan Tramiel’in kontrolünde tamamen yeni bir şirket olarak faaliyetini sürdürmektedir.) Devamı…
Birinci sınıflarla derste üretim faktörlerinden bahsederken son zamanlarda bilginin de bu kapsamda değerlendirildiğine dair bir konu geçti. Ben de Fortune 500 2008 listesindeki şirketlere ait bazı rakamları vermeden şu soruyu yönelttim: Elindeki varlık miktarı muhtemelen Microsoft, Google gibi bilgisayar, internet şirketlerine göre büyük miktarda olan GM gibi bir şirketin sahibi olmayı tercih edersiniz yoksa mülkü az olan, uyduruk 4-5 binası ve adam başı bir bilgisayarı olan Microsoft ve Google gibi şirketleri mi seçersiniz?
Öğrenciler biraz muhakeme yapıp çoğunlukla GM’in dünyanın çeşitli yerlerinde arazileri, fabrikalarında son teknoloji robotları vs. var, sırf malı mülkü satsak Microsoft yahut Google şirketini havada alırız diye düşünüp piyasada GM için daha fazla para teklif ederiz dediler. Bu arada şirketlerin de domates gibi pazarda satıldıklarını laf arasına sıkıştırdım. Daha sonra 2008 yılına ait şu verileri tahtaya yazdım:
Çok genel bakarsak Sanayi toplumu şirketleri ile bilgi çağı şirketleri arasında varlık, piyasa değeri açısından epey bir fark görünüyor. Ciroya göre kar açısından da fark açık şekilde görülüyor. Net genellemeler yapmak belki sektör ortalamalarına bakarak mümkündür, zira Microsoftun tekel olması, GM’in özel durumu dikkate alınmalı ama üçüncü dalganın ikinci dalgayı süpürmesi yorumunu da gözardı etmemek gerekir diye düşünüyorum.
Önümüzdeki günlerde bir toplantıda sunacağım bildirinin bazı noktalarını paylaşmak isterim. Yazının epey uzun yorum kısımlarını ve atıflarını çıkardım, bildiri son halini aldığında tümü de burada yer alabilir.
Ekonomik Özgürlükler ve Girişimcilik konusunda İş Yapma Endeksi (Doing Business 2009) ve Heritage Foundation’ın, Wall Street Journal ile birlikte yayınladığı Ekonomik Özgürlük Endeksi 2008 (Index of Economic Freedom, IEF) verilerine göre Türkiye’nin genel görüntüsü yorumsuz olarak şu:
-İşe Başlama, İş Kurma
İş kurma sürecinde endekste ele alınan kriterlere bakıldığında, 2008 yılı itibariyle Türkiye geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 181 ülke arasında 43. Sırada yer almaktadır. Alt kriterlerde ise işe başlarken izlenen prosedür 6 basamaktan oluşmakta, süre olarak da 6 gün almaktadır. Bu rakamlardan ilki Türkiye’nin yer aldığı Doğu Avrupa-Orta Asya bölgesi (7.7) ve OECD (5.8) ortalamalarına yakın iken süre konusunda Türkiye’nin girişimciler için önemli bir avantaj sunduğu dikkati çekmektedir. Bölgenin ortalaması 22.6, OECD 13.4 iken Türkiye’de süreç 6 günde tamamlanmaktadır.
Öte yandan kişi başına milli gelirin yüzdesi olarak iş kurma maliyetleri ülkemiz açısından ciddi bir dezavantaj olarak görülebilir. Maliyetler Türkiye için 14.9 iken bölge rakamı 8.6, OECD ortalaması 4.9 şeklindedir. Maliyetlerin düşürülmesi yönündeki bir çalışma girişimciler açısından avantaj sunacak, Türkiye’nin endeksteki 43 olan yeri de daha yukarı çekilebilecektir. Mesela Danimarka’da bu rakam sıfırdır.
İş dünyası lehindeki kolaylaştırıcı düzenlemelerin daha yüksek büyüme oranlarına yol açtığı gösterilmiştir. Bu süreçte politikalar oluşturulurken Doing Business endeksindeki çeşitli alt başlıklardaki duruma göre hareket edilmesi daha somut ve amaca dönük sonuçlar alınmasına yardımcı olabilecektir. Enterprise Surveys tarafından 2005 yılında yapılan araştırmada “Üst yönetimin devlet düzenlemelerinin gerekleriyle uğraşırken harcadığı süre” sorusuna verilen cevaplarda bölge ortalaması 5.93, Tüm ülkeler 7.61 iken Türkiye verileri 10.82 gibi nispeten yüksek çıkmıştır. Bir takım fazladan muamelelerin azaltılması ile yukarıda değinilen Türkiye’de iş kurma sürecinde maliyetlerin bölge ve genel ortalamaya göre yüksek olması faktörü, bu konuda politikalar geliştirmenin mümkün olduğuna işaret etmektedir.
-İzin ve Ruhsatlar
İşletme izni, yapı kullanım ruhsatları gibi girişimcinin zaman ve para harcaması gereken konularda Türkiye’nin yeri 181 ülke içinde bir önceki yıla göre iki basamak azalarak 2009 yılı raporunda 131. Sırada gerçekleşmiştir. Bu skor izin ve ruhsatlar açısından Türkiye’de problemli yönler olduğuna işaret etmektedir. Endeks değerlerine bakıldığında izin ve ruhsatlarla ilgili prosedür sayısı OECD ortalaması (15,4) bölge ortalaması (23.6) ile kıyaslandığında 25 gibi yüksek bir rakamdır. 188 günlük süre ise 161.5 olan OECD ortalamasına göre dezavantajlı iken 257.2 olan bölge ortalamasından iyi görünmektedir. Danimarka’da sadece 6 prosedür, Kore’de 34 gün dikkate alındığında bu alanda ciddi iyileştirmeler yapılması mümkün görünmektedir. OECD ortalamasına (56.7) göre hayli yüksek (249.3) olan maliyetler de bu alanda sadece (7.9) skoruna sahip Malezya’ya kıyasla reforma açık durumdadır.
- İstihdam
İstihdam ile ilgili bölümde Türkiye bir önceki yıldaki 142. sıradan 4 basamak ilerleyerek 138. sıraya gelmiş görünüyor. Yine de 181 ülke içindeki bu durum ciddi bir problem olarak görülebilir. İşe alma, işten çıkarma endekslerindeki OECD ülkelerine göre nispeten yüksek rakamlar işten çıkarma maliyetlerinde OECD (25.8) Türkiye (95) şeklinde büyük bir fark oluşturmaktadır. Bu katılık yanında yapılan araştırmaya göre işçilerine düzenli eğitim verme oranı da Türkiye’de (25,49) tüm ülkeler ortalamasının (37,98) epey altındadır. Bu duruma IEF 2008 endeksinde de dikkat çekilmekte, katı iş yasalarının üretkenlik artışını engellediği, ücret dışı istihdam maliyetlerinin yüksekliği, işe alma ve işten çıkarma sürecindeki katılığın daha fazla istihdam ve büyümeyi engelleyecek şekilde işvereni risk almaktan alıkoyduğu belirtilmektedir (Holmes vd. 2008: 374). Global Competitiveness Report 2007-2008 verileri de Türkiye’nin işgücü piyasası etkinliğini 131 ülke içinde 126. Sırada göstermektedir .
-Mülkiyet Kaydı
Bir önceki yıla göre 3 kademe gerileyen Türkiye’nin mülkiyetlerin kaydı 181 ülke arasında 34. sırada yer almaktadır. Gerek prosedür sayısı, gerekse süre ve maliyeti açısından Türkiye’nin genelde ortalamalara yakın değerler taşıdığı görülmektedir. OECD (4.7) ortalamasına göre bir parça fazla olan prosedür sayısına (6) rağmen süre neredeyse beşte bir oranında kısa, maliyetler de üçte bir oranında düşüktür. IEF değerlendirmesine göre ise özellikle fikri mülkiyet konusundaki bazı problemler ve yargının mülkiyetle ilgili konulardaki yetersizliği önemli bir problem teşkil etmektedir (Holmes vd, 2008:374) Yine de başka unsurlara kıyasla Türkiye’nin bu alanda nispeten olumlu bir duruma doğru ilerlediği ileri sürülebilir.
-Kredi Alma
Bir önceki yıla 7 basamak gerileyen Türkiye 2008 endeksine göre 61. sırada iken 2009 endeksinde 68. sırada yer almaktadır. OECD ve bölge ülkelerine göre daha düşük yasal haklar endeksine sahip olan Türkiye’nin özel kesim kayıt bilgisi oranı da OECD ülkelerinin yarısı düzeyindedir. Finansmanla ilgili yapılan araştırmaya verilen cevaplarda da hem yatırım hem de giderlerin finansmanı için banka kredisi kullanım oranlarının dünya ortalamasının yarısı düzeyinde olduğu dikkati çekmektedir. Araştırmaya cevap veren firmalar finansmana erişimi de ciddi bir problem olarak görmemektedirler. Bu durum çeşitli sebeplerle kredi kullanmaktan çekinen firmaların büyük ölçüde özkaynaklara dayalı olarak çalışmayı sürdürme gayretinde olması ile bir ölçüde açıklanabilir.
-Yatırımcının Korunması
Bir önceki yıla en fazla gelişmenin görüldüğü alan yatırımcının korunması olarak gözükmektedir. 2008 endeksinde 66. sırada olan Türkiye 2009 endeksinde 53. sıraya yükselmiştir. Bölge ve OECD ülkeleri ile yakın ve nispeten daha iyi skorlara sahip Türkiye ile ilgili IEF endeksinde özellikle yabancı yatırımcıların mülk edinmesi, bazı iş alanlarına girememesi gibi konular eleştirilmekte, prosedürler iyileştirilse bile bürokratik mekanizma ile yargının bu gelişmelere ayak uydurmakta zorlandığı vurgulanmaktadır.
-Vergiler
Hernekadar vergi yasalarında bazı iyileştirmelere gidilmişse de Doing Business endeksinde bir önceki yılın 58. sırasına göre 10 kademe düşen Türkiye 2009 endeksinde 181 ülke arasında 68. sırada yer alabilmiştir. İstatistiklere bakıldığında ödeme sayı ve süresinin OECD ile yakın olduğu, bölgeye göre çok iyi olduğu, genel olarak ortalamaların yakın olduğu görülmektedir. Aslında, 2004 sonu itibariyle Türk vergi sisteminde dünya standartlarında bir modernizasyon amacı öncelikli reform çabaları başlamış, 2007 Nisanında parlamentoda kabul edilen yeni yasa ile en belirgin düzenleme kurumlar vergisinin % 20′ye çekilmesi olmuştur. Kısa vadede 168 milyon USD kurumlar vergisi geliri kaybına sebep olmasına rağmen, otoriteler orta ve uzun vadede vergi tabanı genişleyeceğinden bu gelirin artmasını bekliyorlar. Reformun ardından ilk olumlu gelişme, vergi mükellefi sayısı sabitken vergiye tabi gelir tutarının artmış olmasıdır (Otonglo, Trumbic, 2008).
Vergi alanında paralel araştırmadaki sorulara verilen cevaplar bir başka önemli probleme, yolsuzluğa da işaret etmektedir. 2005 yılındaki araştırmaya göre Vergi oranlarını ve Vergi Dairesi idarelerini önemli bir engel olarak gören işletme oranları % 37 ve % 26 ile OECD oranlarında seyretmektedir. Türkiye’de vergi memurlarına hediye şeklinde yapılan ödemeler bölge ve OECD rakamlarına göre düşük görünürken, genel olarak devlet memurlarına iş gördürmek için yasal ödeme yapılması OECD (35.53) rakamlarının çok üstüne (45.69) çıkmaktadır. Yine vergi sebebiyle satışların tümünü beyan etmeyerek kayıtdışılığa yönelme OECD ülkelerinde (45.66) oranında iken Türkiye’de (63.05) oranına yükselmektedir.
- Dış Ticaret
Her iki endeks öneminde Türkiye 181 ülke arasında 59. sırada yer almaktadır. Gerek ithalat, gerekse ihracatta Bölge ve OECD ülkelerine göre önemli ölçüde maliyet avantajı olmasına rağmen evrak sayısı ve işlem süresinde OECD ortalamalarının üzerinde olması Türkiye’nin yerinin daha yukarılarda olmasına mani olmaktadır. Firmaların büyük bölümü dış ticaret düzenlemelerini önemli bir engel olarak görmemektedir. IEF raporu da Türkiye’nin dış ticaret puanını yüksek vermekle birlikte tarife dışı engeller, fikri mülkiyetin korunmasındaki zaaflar, gümrüklerdeki yolsuzluklar gibi sebeplere de dikkat çekilmiştir.
- Kontratların Bağlayıcılığı
Türkiye’nin 10 faktör içinde en iyi durumda olduğu bölüm sözleşmelerin uygulanması ile ilgili kısımdır. Geçen yıla göre 3 basamak ilerleyen Türkiye’nin 2009 endeksindeki yeri 27. sıra olmuştur. Prosedür sayısı, süresi ve maliyetler genelde OECD ve bölge ortalamalarında seyretmektedir.
-İşin Tasfiyesi
Türkiye’de iş yapma konusundaki en problemli alanlardan biri de işin tasfiye edilme sürecindeki zorluklar olarak dikkat çekmektedir. İflas süreci zor ve uzun zaman alan bir iş olarak görülmekte, OECD (1.7) ortalamasının epey üstünde (3.3) yıllık bir tasfiye süreci, mülkün değerine göre % 15 maliyet (OECD 8,4) ve mülkü karşılama oranı % 20.2 (OECD 68.6) ile konu girişimciler açısından önem arz etmektedir. Türkiye’nin yeri üç basamak gerilemeyle 2009 endeksinde 118. sıra olmuştur.
İş Yapmada Önemli Bir Engel: Yolsuzluk
Yolsuzluğun çeşitli sebeplerle ekonomik hayatı etkilemesi, girişimcilik önünde engeller oluşturması, kaynakların etkin olmayan şekillerde kullanılması ve büyümeyi sekteye uğratması söz konusudur. Türkiye’nin durumu bazı Ortadoğu ve Afrika ülkelerine göre kabul edilebilir düzeyde olsa da gerek IEF gerekse Dünya Bankası araştırmalarında memurlara yasal olmayan ödemelerin yüksekliği, satış rakamlarının eksik bildirilmesi ve yolsuzluğun bir ölçüde iş dünyasınca kabul görmesi bu konuda atılması gereken adımlar olduğunu göstermektedir. Transparency International 2007 yılı Yolsuzluk algılama endeksi verilerine göre Türkiye 180 ülke arasında 10 üzerinden 4.1 puanla 64. Sırada yer almaktadır. İlk üç sıradaki Danimarka, Finlandiya ve Yeni Zelanda’nın puanları ise 9.4’tür.
Yolsuzluk girişimleri her zaman doğruda rüşvet ödemesi halinde olmayabilir. Bir siyasi, bakan kendi memleketinde hiç de uygun olmayan bir yatırım projesini onaylayabilir, kendi ahbap ve akrabaları lehine düzenlemeler yapabilir ama para almayabilir. Araştırmalar yolsuzluğun yatırımlar ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi düşürdüğünü, kamu harcamalarını arttırarak verimsizliğe sebep olduğunu da göstermektedir.
“Ekonomik Özgürlük ve Gelişme” (W. Kasper, Liberte 2007) başlıklı kitabın birinci bölümü sınıfta tartışılırken büyümenin getirdiği olumlu ve olumsuz yönlerden bahsettik. Konuda yeri geldiği için şu günlerde popüler olan Küba’nın “açılımları” üzerine de konuştuk. Malum Castro sonrası dönemde ülkenin başına geçen Raul Castro dvd oynatıcılar, belli bir ekran büyüklüğü üzerindeki televizyonlar, elektrikli mutfak eşyaları, kişisel bilgisayar gibi ürünlerin kullanımına izin verdi. Evvelki cep telefonlarının da Küba vatandaşı tarafından kullanılabileceğini, ardından da Kübalıların yabancıların kalabileceği otellerde konaklayabileceği haberini işittik.
Bu konuda öğrencilere 3 ayrı bakış açısı olduğunu örneklerle aktardım. Genel görüş kısaca “kapalı bir ekonomi olan Küba artık değişime direnmeyip açılacak ve gelişen dünyanın bir parçası haline gelecek, darısı Kuzey Kore’nin başına” şeklinde özetlenebilir. Halbuki olaya soldan bakanların üslubu epey farklı. Biri konuyu olumlu görürken suçu ABD’ye atarken diğeri gelişmeleri olumsuz bulup “son kale yıkılıyor” şeklinde yorumluyor. Örnek vereyim:
Sol Gazetesi
Küba telefon hizmetlerini geliştiriyor
29 Mart 2008, Cumartesi
ABD ablukasının yarattığı kısıtlar nedeniyle telefon altyapısını geliştiremeyen Küba, dost ülkelerin sağladığı olanaklarla telefon ağını yaygınlaştırmaya hazırlanıyor. Önümüzdeki yıllarda yaşama geçirilecek olan plan Kübalıların cep telefonu hizmetinden de yararlanmasını sağlayacak.
derken, daha ortodoks marksistler konuyu bir yıkım olarak görüyor:
Tüketim toplumunun yeni fetiş objelerinin tamamına yakınını oluşturan elektronik cihazların sosyalizmin kalesi Küba’da ithali ve satışı Fidel Castro dönemi boyunca yasaklanmıştı. Geçtiğimiz ay iktidarı devralan kardeş Raul Castro’nun ilk icraatlarından biri bu yasağı gevşetmek oldu. Sızan bilgiye göre yeni hükümet kararıyla Küba vatandaşları artık DVD çalar, 19 ve 24 inç televizyon, elektrikli mutfak aletleri, otomobil alarmı ve kişisel bilgisayar sahibi olabilecek. Şimdiye kadar sadece yabancılar ve şirketler dışında kimse bilgisayar sahibi olamıyor, DVD oynatıcılaraysa gümrükte el konuyordu. Yeterli elektrik kaynağının bulunmaması sebebiyle klimaların serbest bırakılmasının 2009 yılını bulacağı söyleniyor.
Görüldüğü gibi solda “gelişmeler iyi, ABD ablukası olmasa zaten olurdu” diyenler kadar “tüketim toplumu, fetiş obje, sosyalizmin kalesi” gibi ifadeler de serdediliyor. ABD ablukası konusu bana mantıklı görünmüyor, uyduruk bir dvd player, 30 senedir kullanılan bilgisayarın, elektrikli bir fırının artık ucuzlamış haliyle ülkeye girmesine ABD ne diyebilir, Çin gibi “dost” bir ülke bunları istese Küba’ya rahatça yollayabilir. Asıl sebep olarak Küba vatandaşının fukara, parasız pulsuz olması ve Castro’nun diktatörlüğünü sürdürmek için “aman bunlar uyanıp da kapitalizmin fetiş objelerini istemesin, dünyadan da haberleri olmasın” diyerek bu işleri askıya almış olması bana daha mantıklı açıklamalar gibi duruyor.
Bunları özetlersek, ülkelerin zenginliği vatandaşların ekonomik ve siyasi özgürlüğü ile doğrudan bağlantılıdır. Ekonomik büyüme, serbest uluslararası ticaret, gümrük duvarlarının yıkılması sonucunda fakirleşme değil zenginleşme ortaya çıkar. Bundan herkes yararlanır. Kapitalizm ve küreselleşme bildik tekerlemenin tersine “zengini daha zengin, fakiri de daha zengin yapar”. Yarışa beraber başlayan Doğu ve Batı Almanya, Kuzey ve Güney Kore örneklerini de dikkate alırsak, devlet eliyle üretimin sürdürüldüğü sosyalist toplumların belli bir zenginlik üretimine ulaştığı ancak çarkı çeviremeyip battıklarını görürüz. Batı Almanya daha 2019 yılına kadar Doğulu soydaşlarının yükünü sırtında taşıyacak. Yarın Kuzey Kore ile Güney birleşirse Güney 40 yıldır oluşturduğu zenginliğini Kuzeyli kardeşlerine yedirmek zorunda kalacaktır. Sosyalizmin dünyaya mirası büyük bir harabeler topluluğundan ibarettir.
Bu konuda öğrencilere şu örneği de verdim, eğer Küba, Doğu Almanya çok matah yerlerse neden insanlar bunlardan binbir cefa ile kaçmak için hayatlarını tehlikeye atmış olsunlar? Misal ben sallara binip Küba’dan Florida’ya gitmeye çalışan, kimi yollarda boğulup ölen insanlar işittim. Doğu Berlinden kaçmak için duvarda vurulan insanlar da duydum ama hiç Florida’dan sala binip Küba’ya gitmeye kalkan bir Amerikalı yahut Batı Berlinden duvara çıkıp Doğuya atlamaya çalışırken vurulan adam duymadım. Haydi Küba ABD ablukasında diyelim, Doğu Almanya kimsenin ablukasında da değil, bu kaçış niye? Acaba sebep yüzbinlerce muhbirin işbaşında olduğu Doğu Alman istihbarat servisi Stasi olmasın? Merak edenler Dresden’deki merkezi ziyaret edip sosyalist blokun bu en batılı ülkesinin vaziyetini görebilir.
Kısaca, kapitalizmin zenginlik üretme konusundaki yeteneği tartışma götürmez bir gerçektir. Fakirlik de kapitalizmin sebep olduğu bir problem değildir, yoksulluk krallıklar, despotluklar, diktatörlüklerin hüküm sürdüğü kapalı ekonomilere has bir özelliktir. Kaldı ki göreceli fakirlik İsviçre, ABD, Japonya hasılı tüm medeni ülkelerde de mevcuttur, bunun ortadan kaldırılması için devletçi müdahalede bulunmak ancak zenginlikle mümkündür ve dozu iyi ayarlanmazsa fakirliği ortadan kaldırmak yerine tersine bir sürü akla gelmedik probleme yol açabilir. Sosyalizm ve sosyal demokrasi eşitlikçiliği çıkmaz bir sokaktır, belli bir süre yürür sonra teker artık dönmez hale gelebilir.
Bir de bu tüketim toplumu, fetiş obje gibi sözleri ciddiye almamak lazım. Birileri çıkıp şu fetiş objedir, bu değildir deme hak ve cüretini nereden alıyor? Cep telefonu ve dvd player fetiş objeyse, sabit telefon ve radyo neden fetiş obje olmuyor? Bana lüzumsuz görünen bir eşya bir başkasının işine yarıyor veya hoşuna gidiyor da olabilir. Misal, bir erkeğin kullandığı 2-3 temizlik ürünü yanında bir kadının dolabında, çantasında 200 kadar krem, parfüm, oje vs. bulunur. Bunların tümüne ıvır zıvır demek (size öyle gelse bile) kadınların kendini daha iyi hissetme hakkına saygısızlık anlamına gelir. Sonuçta piyasalar beğeniye, talebe göre yönlenir. Kimseye zorla silah dayayıp ürün satılmıyor. Tüketim toplumu, fetiş obje türü sözler tamamen içi boş, anlamsız insanları aptal yerine koyan şeyler. Ayağını yorganına göre uzatmayı bilen adam neden gidip “lüzumsuz (kime göre?)” şeyler alsın?
Küba konusu uzundur, ABD ambargosu da 1960’ların başında soğuk savaş dönemine ait problemlerden kaynaklanıyordu, bu ambargo ne ABD ne de Küba’ya bir şey kazandırmaz, bir an evvel kalkması makuldür. Ama çok genel hatlarıyla Küba’nın kaçınılmaz olarak orta vadede kontrollü merkezi devlet planlamasından serbest piyasa ekonomisine geçeceğini ileri sürmek mümkün görünüyor.
İktisat bölümü 4. Sınıftan bir öğrenci şu mesajı yollamış. Kısaca açıklama yapma ihtiyacı hissettim.
“hocam iktisat 4. sınıftayım okulda anlattıgı dersten zevk aldıgım bana bisiler kattıgını dusundugum siz ve mehmet alagoz hocamız var da benim problemim bir bakıs acısı olusturamamak yani siz daha cok liberal yapıdasınız … mehmet hoca liberal die tanımlanan devletlerde bile devletin ekonomideki oranının bizden fazla oldugunu bizim ne akla hizmet bu kadar liberal oldugumuz konsuuna deyinio… ikinizin gorusleride kendi bakıs acısında dogru klasikler keynesyenler gibi sonucta kendi bakıs acınız var fakat bizde iki arada bi derede kalıoruz … tabi kendi dusuncemizi de saglam temellere oturtamadıgımız icin yeteri kadar tartısma yapıp dogruyu da bulamıoruz ne olcak bizim sonumuz:)”
Öncelikle liberal yapıda olduğum doğrudur, kısaca iktisadi alanda devletin bulunması gerekmeyen işlerde bulunmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bu konularda iki arada bir derede kalmanıza gerek yok, aklın yolu birdir. Hocanızın söylediği de doğru değil, bunun iki sebebi var:
1- Türkiye “liberal” olarak bilinen ülkelere göre daha az devletçi bir ülke değildir. Türkiye daha devletin ağırlığından çıkmış değil, şurada 4-5 senedir özelleştirmeler yapılabiliyor. Bu arada hangi ülkelerin liberal olarak örnek gösterildiğini de bilmek isterim. Nispeten liberal sayılabilecek ABD bile dış ticarette bir avuç lobici için korumacı bir ülkedir. İsveç, Almanya, Fransa gibi ülkeler ise düpedüz sosyal demokrat-sosyalist arası ülkelerdir, bunlarda liberalizmin esamesi okunmaz. Herşey devlet, büyük sendikalar ve işveren birliklerinin korporatist yapısı eliyle yürütülür. Türkiye’de de sağlık ve eğitimin tamamen devletçe karşılanması, yaygın tarım ve sanayi sübvansiyonları, THY gibi özelleştirmenin tamamlanmasındaki problemler liberalizmden bahsedilmesini zorlaştırmaktadır. Anormal bürokrasi ve girişimci düşmanı zihniyet bizde çok yaygındır.
2- Bahsi geçen ülkelerde devletçilik yahut sosyal demokrasi sebebiyle piyasa mekanizmasının zedelenmesi ille de bizim benzer hataları tekrar etmemizi gerektirmez. Yani hocanızın dediği “onlar devletçi biz niye liberal olalım” mantığının “onlar pencereden atlıyor, biz niye duralım haydi aşağı atlayalım” demekten farkı yoktur. Falanca ülke yanlış iş yapıyorsa bizim akıllı davranmamız gerekmez mi?
Kaldı ki o bahsi geçen ülkeler bugün sosyal devlet değirmenindeki suyun bitmesi sebebiyle sıkıntı çekmeye başladılar. İsveç ve Almanya’da sosyal demokrat idarelerin sosyal yardımları tırpanlayıcı uygulamaları dikkate alınmalıdır. Öte yandan bu ülkelerin bu zamana kadar ürettikleri devasa zenginliği de hesaba katmak lazım, bir süre bunlar sübvansiyona devam edebilirler ama bu iş süremez.
Rekabetten, dış ticaret serbestliğinden biz tüketicilere bir zarar gelmez, ithalattan dolayı işinin zorlaşacağını düşünen üretici birliklerini korumak da kalabalıklar halinde ve örgütsüz, zayıf tüketicilerin sırtına bindirilecek bir yük olmamalıdır. Öte yandan AB ve ABD gibi yerlerdeki yerel sübvansiyonlar yanlıştır, bunların eleştirilmesi gerekir ama onlara kafa tutmaya kalkıp dış ticareti kapatmanın fukara vatandaşa çok zararı olur. Tek fayda sağlayan da kötü malları bize daha rahat kakalayan yerel üretici grupları olur.
Görünmeyen ele güvenmek lazım, devletin zaman zaman iyi niyetli ve çoğu zaman ise çıkar gruplarının eliyle kötü niyetli müdahaleleri piyasayı da zedeliyor. Kabahat piyasada değil müdahalecilerdedir.
Öte yandan maalesef toplumun ve siyasilerin büyük kısmı korumacı iddialara daha çok prim verdiğinden bu hatalar sürüp gidecektir, ben birşey dedim diye liberal olunacak değil. Daha ziyade hocanız gibi düşünenler çoğunlukta ve herkes onların daha merhametli olduğunu düşünüyor. Kapalı ekonomiler fakirlik ve sefilliği arttırır, ama maalesef milliyetçilik sosuyla süslenince sanki dışa kapalı bir ekonomi daha iyiymiş gibi göz aldanması gerçeğe dönebiliyor.
20. Yüzyılın en önemli karakteristiklerinden biri sanayi çağının coşkulu girişimcilik dönemi yerine dengeli bir profesyonel yönetim hakimiyetidir. 1850′lerden sonra, 4 karısı 18 çocuğuyla Singer’i dünyanın ilk çokuluslu şirketine dönüştüren ve bugün yaşasa kolaylıkla çılgın olarak nitelenebilecek Isaac M. Singer gibi girişimcilerin yerini 1920′lerden itibaren ciddi görüntülü, şık kıyafetli profesyonel yöneticiler almıştır. 19. asrın keşifler çağının dinamik, hevesli girişimlerinin yerine 20. Yüzyılın ilk yarısından itibaren büyük şehir siluetlerinin devasa gökdelenlerine sıkışmış büyük şirketler arzı endam etmiştir.
Bu dönemin hikayesini pek çok iktisatçı, tarihçi, işletmeci incelemişse de herhalde bunların içinde en saygını Alfred D. Chandler olsa gerek. 1977 yılında Pulitzer ödülünü kazandığı ünlü kitabı “Visible Hand” (Görünen El) ile işletme tarihçiliği alanında önemli bir eser bırakan Chandler, iki asır öncesinin filozofu Adam Smith’in klasik liberalizm ve girişimci kapitalizme yol veren ünlü “Görünmez El”ine bir nazire yapmış, 1950′lerin iş dünyasında artık menfaati peşindeki kasap, fırıncıdan ziyade devlet-büyük şirket-sendika arasındaki göreli denge ve istikrar dünyasının piyasaları yönlendirdiğini ve bunun da kolaylıkla “Görünen El” olarak adlandırılacağını ileri sürmüştür. Girişimci artık sahneden çekilmiş, meydan maaşlı yöneticilere kalmıştır.
Alfred Chandler 2007 Mayısında vefat etti. Peki iş dünyası ne alemde? Bu ünlü işletme tarihçisinin “Görünen Eli” 1990′ların iletişim ve koordinasyon teknolojileri devrimiyle yeniden Adam Smith’in görünmeyen el sistemine geri dönüyor desek abartmış olmayız. Son 10 yıldır, 1960-70′lerde görülmesi mümkün olmayan çılgın girişimciler piyasada cirit atıyor. Üniversite öğrencisi, yeni mezun, yahut okumamış genç oğlanlar ve kızlar kısa zamanda milyar dolarlık işler gerçekleştiriliyor, bir öğrenci daha sırtına bir ceket almadan milyonlarca dolar girişim sermayesi fonu elde edebiliyor. Bill Gates, Larry Ellison gibileri artık 50′li yaşlarını sürüyor, Jeff Bezos da artık yaşlanmaya başladı, gün Google, Facebook ve milyonlarca ağda yaşayan gencin günü.
Sanki Chandler’in ölümü bir devrin de kapanışı oldu. Devasa bürokrasiler küçülüp parçalanmaya, kibirli profesyonel yöneticilerin yerine kot pantolonlu hevesli öğrenciler, genç patronlar ortaya çıkmaya başladı. “Visible Hand” döneminin büyük şirketleri bugün adı sanı duyulmamış küçük girişimcileri ile başa çıkmak için unuttukları yenilikçi ve girişimci özelliklerini yeniden kazanmaya çalışıyorlar. 18-19. asrın yenilikçi girişimcileri, demiryolu ve elektrik döneminin halk kahramanları bu defa kablolar ve dijital teknolojilerle yeniden yükseliyorlar.
Alfred Chandler’i saygıyla anıyor, kendisinin çalışma azminin örnek alınmasını diliyorum.
Geçtiğimiz günlerde sayın YÖK başkanı üniversitelerin paralı olması gereğiyle ilgili bir açıklama yaptı. YÖK başkanı açıklamasından ben maddi durumu iyi olan öğrencilerin okula parayla devam etmesi, maddi durumu iyi olmayan ama okulda okumaya hak kazanmış öğrencilere devletçe burs ve ilave kredi verilmesi gerektiği anlamı çıkardım. Hakikaten de tamamen bedava sayılacak devlet üniversitelerine maddi imkanı iyi olduğu halde ücretsiz devam eden epey öğrenci var. Maddi gücü yeten insanların vergilerden ve borçlardan finanse edilmesi doğru değil. Tabii maddi gücü yetersiz olanların da kredi karşılığı okuma imkanı bulmaları hakkaniyete daha yakın görünüyor.
Sonuçta eğitim bedava olduğunda devletin gücü düzgün bir okul kurup işletmeye yetmiyor. Görev yaptığım okula bakıyorum, hiç de iç açıcı bir manzara yok. Öğretim üyeleri devlet memuru oldukları için çalışmaları ancak kendi iyi niyetlerine kalmış. Onları zorlayan, denetleyen bir güç yok. Misal ben 15 senedir bu işlerin içindeyim, daha bir gün bana “sen ne anlatıyorsun derslerde” diyen çıkmadı. Bu sistemde yatanla çalışan aynı parayı alır, motivasyon düzeyi düşer. İlaveten okulun binalarının, sınıflarının durumu da pek iç açıcı değil. Öğrenciler mutsuz, hocalar kaygısız, fiziki imkanlar yetersiz. İşte devletin verdiği bedava eğitim. Özellikle Anadoludaki yeni üniversitelerin hali bu. İstisna kabilinden büyük üniversitelerde de belki bazı fiziki şartlar daha iyidir ama eğitim anlayışı farklı değildir.
Dolayısıyla, özel okul mantığıyla çalışacak paralı bir eğitim sistemi üzerinde düşünmekte yarar var. Dikkat edilirse sayın YÖK başkanı “imkanı olmayan fakir öğrenciyi okutmayalım” demiyor. Nasıl dersaneye gitmek için insanlar bedel ödüyorsa, ileride bir fayda umdukları için geldikleri üniversitelere de bir karşılık ödemeleri gerekir diyor. Bu bedeli de hiç gücü yetmeyen burslardan, okul bitince iş imkanı yüksek olan bölümlerdeki öğrenciler kredilerden sağlayabilir.
Öğrencilere tavsiye ettiğim Homoekonomikus kitabının yazarı Murat Çokgezen de konuyla ilgili ilginç bir noktaya temas etmiş, tümünü buradan okuyabilirsiniz.
“…. Şimdi gidip o günün gazetlerine bir göz atın bakalım, kimden itiraz gelmiş? Öğretim üyeleri sendikasından, öğretmenler sendikasından. Çünkü eğitim sistemi bu şekilde değişirse en büyük zarar görecekler öğrenciler değil, öğretim üyeleri. Sisteme parann girmesi, öğrencilere seçme şansı tanınması, dersine girmeyen, asistanını sokan, mesleğinin gerektirdiği asgari vasıflara dahi sahip olmayan, kerameti kendinden menkul yüzlerce öğretim üyesini rahatsız ediyor.
Bu arada tüm öğrencilere Ekonomi Türk sitesini sürekli izlemelerini tavsiye ederim.