20. Yüzyılın en önemli karakteristiklerinden biri sanayi çağının coşkulu girişimcilik dönemi yerine dengeli bir profesyonel yönetim hakimiyetidir. 1850′lerden sonra, 4 karısı 18 çocuğuyla Singer’i dünyanın ilk çokuluslu şirketine dönüştüren ve bugün yaşasa kolaylıkla çılgın olarak nitelenebilecek Isaac M. Singer gibi girişimcilerin yerini 1920′lerden itibaren ciddi görüntülü, şık kıyafetli profesyonel yöneticiler almıştır. 19. asrın keşifler çağının dinamik, hevesli girişimlerinin yerine 20. Yüzyılın ilk yarısından itibaren büyük şehir siluetlerinin devasa gökdelenlerine sıkışmış büyük şirketler arzı endam etmiştir.
Bu dönemin hikayesini pek çok iktisatçı, tarihçi, işletmeci incelemişse de herhalde bunların içinde en saygını Alfred D. Chandler olsa gerek. 1977 yılında Pulitzer ödülünü kazandığı ünlü kitabı “Visible Hand” (Görünen El) ile işletme tarihçiliği alanında önemli bir eser bırakan Chandler, iki asır öncesinin filozofu Adam Smith’in klasik liberalizm ve girişimci kapitalizme yol veren ünlü “Görünmez El”ine bir nazire yapmış, 1950′lerin iş dünyasında artık menfaati peşindeki kasap, fırıncıdan ziyade devlet-büyük şirket-sendika arasındaki göreli denge ve istikrar dünyasının piyasaları yönlendirdiğini ve bunun da kolaylıkla “Görünen El” olarak adlandırılacağını ileri sürmüştür. Girişimci artık sahneden çekilmiş, meydan maaşlı yöneticilere kalmıştır.
Alfred Chandler 2007 Mayısında vefat etti. Peki iş dünyası ne alemde? Bu ünlü işletme tarihçisinin “Görünen Eli” 1990′ların iletişim ve koordinasyon teknolojileri devrimiyle yeniden Adam Smith’in görünmeyen el sistemine geri dönüyor desek abartmış olmayız. Son 10 yıldır, 1960-70′lerde görülmesi mümkün olmayan çılgın girişimciler piyasada cirit atıyor. Üniversite öğrencisi, yeni mezun, yahut okumamış genç oğlanlar ve kızlar kısa zamanda milyar dolarlık işler gerçekleştiriliyor, bir öğrenci daha sırtına bir ceket almadan milyonlarca dolar girişim sermayesi fonu elde edebiliyor. Bill Gates, Larry Ellison gibileri artık 50′li yaşlarını sürüyor, Jeff Bezos da artık yaşlanmaya başladı, gün Google, Facebook ve milyonlarca ağda yaşayan gencin günü.
Sanki Chandler’in ölümü bir devrin de kapanışı oldu. Devasa bürokrasiler küçülüp parçalanmaya, kibirli profesyonel yöneticilerin yerine kot pantolonlu hevesli öğrenciler, genç patronlar ortaya çıkmaya başladı. “Visible Hand” döneminin büyük şirketleri bugün adı sanı duyulmamış küçük girişimcileri ile başa çıkmak için unuttukları yenilikçi ve girişimci özelliklerini yeniden kazanmaya çalışıyorlar. 18-19. asrın yenilikçi girişimcileri, demiryolu ve elektrik döneminin halk kahramanları bu defa kablolar ve dijital teknolojilerle yeniden yükseliyorlar.
Alfred Chandler’i saygıyla anıyor, kendisinin çalışma azminin örnek alınmasını diliyorum.
2 Yorum
RSS | Geri BildirimYönetim bilimleri, hemen hepimizin de eğitimini aldığı “Kuzey Amerika Yönetim Modeli” prensiplerine dayanıyor. Bunlar da 1900′lerin başında ortaya koyulan “orta kapasiteli insanların iyi yönetilmesi” esaslarına bağlı.
Son 30 senede inanılmaz değişiklikler oldu. Cep telefonu, PC, internet, lap top, i-pod, Google, facebook, Apple, sosyal ağlar, second life, vb… Peki yöneticilik eğitiminde bu derece olmasa bile, köklü bir değişim oldu mu? Maalesef HAYIR.
Bu nedenledir ki (bence) inovasyon galip geliyor. Büyük şirketler anlayana kadar yenileri ortaya çıkıp tahtı sarsıyor. Fiziksel dağıtım kurallarından arınmış bir ortam beliriyor. Biri YouTube’a 3 dakikalık filmini koyuyor. Müziğini koyuyor ve sonunda parasını kazanmaya başlıyor. Fiziksel dağıtım kanallarının (plakçı, plak şirketi, müzik dükkanı – D&R vb. gibi) kısıtlamalarını atlıyor. Zaten yaratıcının asıl motivasyonu önce para kazanmak değil, önce bilinir olmak. Bilinirlik zaten çeşitli şekilde kazanç getiriyor.
Her köşeye dükkan açanlarla aynı yarışta oluveriyor insan. Elbette onların marka bilinirliği, ziyaret sıklığı getiriyor. Genç yetenek buna da bir yaratıcı çözüm arıyor. Ama sonuç, global demokrasi… Ya da yaratıcılığın önündeki fiziksel dağıtım kanalı engelinin aşılması…
(Bence) yönetim bilimi de kendini çağa uyarlamalı… Yeni Frederick Taylor’ların, Henri Fayol’ların ortaya çıkışını beklemeliyiz.
MANİFESTO
PARANIN ÇAĞRISI
Tüm Dünyayı, kendi parasını yaratmaya çağırıyorum. Şaka yapmıyorum. Bu çağrıyı, öncelikle aklımızı başımıza toplayalım, sonra da, hala soramadığımız, sormadığımız soruları bi soralım, ve birlikte irdeleyelim diye dillendiriyorum. Dünyanın parası olması gereken Dünya Parası, hala, ABD gibi bir tek devletin parası mı olmalı ? Ya da öncelikle AB gibi, sınırlı bir devletler topluluğunun parası olmaya mı sıvanmalı?.. Yoksa bu güne kadar hiç de, tüm dünyanın parası olmayan, olamayan şu parayı, yeniden tüm dünyanın parası olarak yaratmanın, bir başka yolunu mu bulmalı?
Diyebilirsiniz ki, ipteki bu kadar cambazı seyretmek varken, bu soruna takılmak nereden geldi aklına. Sana mı düştü, bunun derdi? Tabii öncelikle bana düştü. Benim gibi herkese de düşmeli. Dertlerimizin hemen hemen tümünün kaynağında, bu soruların yattığını herkes artık görebilmeli. Çünkü, yarattığımızdan bu yana cepten cebe, kasadan kasaya, hesaptan hesaba, bankadan bankaya, kıtadan kıtaya dolaşan şu para, kimlikten kimliğe, kılıktan kılığa girerek; kimimizi efendisi, çoğunluğumuzu da kölesi kıldı kendine. Bir yandan aklımızı başınızdan alırken, bir yandan da, kendisini tanıma olanağını yarattı hepimize.
Artık, tüm varlığımızı tehdit eden bir güce ve perva-sızlığa ulaştığı günümüzde, aynı zamanda yarınlarımızı aydınlatacak potansiyelini de tanıttı bize. Gelişen, evrilen ve tüm dünyamızı kapsayan, bir sistemsel yapı içinde, uzun bir tarihsel serüven yaşayarak, geldik onunla şu günlere. İnsan olabilmenin tadına varacağımız bir kapının önündeyiz bugün. Bize hazırlattığı yeni bir yapılanmanın eşiğindeyiz. Bense, yaşamımın şu son otuz yılında, arkama baka baka, ideolojilerin perdelediği gözlerimi aça aça gelirken bu güne, parayla oluşturduğumuz sistemin önümüze açtığı yarınları düşünüyorum.
Dün, dünyayı sopalarıyla, paralarıyla parselleyenler, kendi egemenlik alanlarını, yarattılar. Kendi iç pazarlarını fırdönerek bütünleyenler, bir elde sopa, bir elde paralarıyla dünyaya, dünyalarımıza daldılar. Kral oldular,Hükümdar oldular,Emperyal oldular.Hızla yeni pazarları piyasalarına, ülkeleri, kendi paralarının hükmüne kattılar. Dünyalarımızı parçalayıp, hepimizi hükmettikleri sopanın gücüne, paranın gücüne kattılar. Onların buyruğunda bizleri donattılar. Ama, bu kaçınılmaz uzun yürüyüşte, bugünlerden yarınlara üzerinde büyüyeceğimiz halıyı da bizlere dokuttular.
Dünden bugüne yürürken, gene gördüm ki; bu doğal akışın, gelişimin, kendiliğinden denen bu gidişin, sadece görünmez bir el tarafından belirlendiğini keşfedebildik. Ama hala, görünmez olan bu elin, avucunda sakladığı sırrı, çözemedik. İnsan soyunun varoluşunun simgesi olan bu elin, aynı zamanda dünden bugüne yaşadığımız serüveni, sahibi olduğumuz tüm birikimi de anlamlandıran bir simge olduğunu göremedik. Artık, epeydir benimle konuşan paranın;
“Bu zorlu gidişe, karşı geldiniz, isyan ettiniz, ne kavgalar, ne savaşlarda birbirinizi ve herşeyinizi yok ettiniz. Gah isyan edip, gah şair kesilerek kendinizi teselli ettiniz. Alan kavgası, pazar kavgası, güç kavgası, din kavgası, sınıf kavgası, derken savaşlarda topluca intihar ettiniz. İktidarlar devirdiniz.Yeni iktidarlar yarattınız. Beni kapı dışarı da ettiniz. Ama birlikte yarattığımız sistemi yıkamadınız. Kurtuluşunuzu dokuduğunuz sistemi de hala tanıyamadınız. I. Cihan, II.Cihan savaşlarında, dünyanızı, doğanızı birbirinizin kafasına yıktınız…”diye şıkırdayıp, fısıldayarak söylendiğini duyuyor gibiyim…
İnsanoğlu, dünden bugüne yürüyüşünde, ana gövdesini hep ortalama aklın oluşturduğu istikrar adalarında koruyabildi. Varlığını koruyup, sürdürebilmek için; kaçınılmaz olan büyüme ve gelişme olanağını da en az emeği, en az enerjiyi harcayarak ve en kısa yolu izleyerek, bunları ortak aklın temel ilkesi sayan ve yapan insanların açtığı yollarda buldu.
Bugün, firmaların, devletlerin sınırlı dünyalarını ve çıkarlarını aşabilen, ideolojiler dünyasının karanlık dehlizlerinden çıkabilen bireylere sesleniyorum. Paranın hegemonya bayrağını kent kent, devletten devlete dolaştırıp, sonunda başka bir kıtaya uçurduk..Sanki şimdi onu uçuracak ve dikecek yeni bir burç aramaktayız.
Soruyorum! Bayrak, uçacak yeni bir yer beklerken, ortalama aklın belirleyeceği yolunu mu bekliyor? Yoksa eşiğinde bulunduğumuz yarınları yaratacak ortak aklın doğuşunu ve yol göstericiliğini mi bekliyor? Ortalama aklın kendiliğindenliğine terkedilmiş bir yarını mı, yoksa temel ilkesi belirli olan aklı, ortak akıl kılarak, küreselleşen sistemin yarınlarının birlikte çizebilmesini mi bekliyoruz?.
Toplum mühendisliğini, sezgileri ve sahip olduklarının sınırlarında yapmaya çalışanların, hükmettiği dünyanın da sonuna geldik artık. İktidarlarımızla, muhalefetlerimizle çatışarak, yarışarak, kazanıp kaybederek zurnanın zırt dediği yere geldik.Çok şeyler kaybettik, çok şeyler kazanabiliriz. Yakında, ısıttığımız dünyayı kaynatmaya da başlayabiliriz. Tüm birikimimizle ve bu bölünmüşlüğümüzle kendimizi yok da edebiliriz..
Ortalama aklın yol göstericiliğini savunanlar, ortak aklın yolunu tıkamaya, onu saptırmaya çalışmaktalar. Ortak karar süreclerini oluşturmaya çalışanları, konumları ve güçleriyle, sahip oldukları sınırlı ideolojik yaklaşımlar ve ellerindeki her türlü olanakla engellemeye çalışabilirler. Bu engellemeler demokrat bireyleri yıldırmamalı. Toplumun yarınlarının mühendisliği, ortalama aklın değil, bu dünyanın demokrat bireylerinin oluşturacağı ortak aklın, toplumun ortak akıl düzeni kılınmasıyla, gerçekleşmelidir.Toplumun düzeninin kararı, kendisinin elinde olmalıdır. Artık insanoğlu, kendi geleceğinin mühendisi olabilecek kadar yetkin ve donanımlıdır.
BM gibi, artık içi geçmiş, işi bitmiş, flama ve düdük kimin elindeyse onun çıkarlarına göre tavır alan ve dünyanın başına dert olan bir hantal yapılanmadan kurtulmamalı mıyız?.
Tüm dünya kurumlarını, yeni bir ortak akılla yeniden oluşturmamalı mıyız?
Dünyanın yeni bütünlüğünü ve yeni otoritesini nasıl oluşturmalıyız?
Dünyanın tüm demokratları, sizleri, tüm dünyanın parası olacak, yepyeni bir dünya parasını da basacak, yeni bir dünya otoritesini yaratmayı düşünmeye çağırıyorum!..
Tüm dünyanın demokratları, konuşunuz, birleşiniz ve ses veriniz!..
Yurdaer Erşan
02 . 02 . 2008
yurdaerersan@gmail.com
yurdaer-yurdaerersan.blogspot.com
Yorum Yapın